Berlin Film Festivali’nde ikinci büyük ödülü alan Kurtuluş filmi, Emin Alper sinemasının bir matematiğe kurban gittiğini gösteriyor. Kötü insanların modelleri Kurak Günler ile aynı. Sosyoloji yine aynı katılıkta. Olanı anlatmak iddiası sadece kötü olanı göstermek tercihine dönüşüyor. Politik olarak “Rojova’ya selam” mesabesinde olduğunu ödül konuşmasında zaten Alper de söylemişti. Ancak ‘hedef’e doğru adımlarla ilerlerken sinemadan uzaklaştığını birinin kendisine fısıldaması lazım.
Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş vizyona girdi. Berlin Film Festivali’nde gümüş ayı ödülünü alması sonrası konuşulan film, aşiret kavgasına ve toprak meselesine odaklanıyor. Görünen kısımda hikaye böyle. Fekat asıl meselesi Kürtlerin dindarlık ile olan bağı ve bu bağın onlara nelere yaptırabileceği yönünde…
Kurtuluş, korucu Hazeran Aşireti ile yıllar önce terk etmek zorunda kaldıkları köylerine geri dönen Bezariler arasında patlak veren toprak çatışmasını merkezine alıyor. Filmin sonuna kadar bütün olaylar Hazeranların köyünde gerçekleşiyor. Burada herkes dindardır. Tarikatları da vardır. Hatta Kamil Dede’den el alan tarikat lideri, etki alanını genişletmek üzerine çalışmalar yapıp çevre köylere gitmektedir. Kardeşi ile arasında eskiden kalma meseleler vardır. Neden sonra kardeşi devreye girip her şeyin gidişatını değiştirir.
Hikaye ile ilgili daha fazla bilgi vermek doğru olmaz. Filmi izleyince birçok şeye kendiniz karar verirsiniz.

Emin Alper
Kurtuluş’un bir ‘Emin Alper’ filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İlk filmi Tepenin Ardı’dan beri sınır ve toprak meselesi üzerine kafa yoruyor. Her filminde bu konuyu farklı zaviyelerden ele alıyor. İkinci filmi Abluka dışındaki bütün filmleri taşrada geçiyor. Kurtuluş’u Doğu ya da Güneydoğu’da bir bölgede, Kız Kardeşler’i Ege’de, Kurak Günler’i İç Anadolu’da izledik. Yani memleketi dört bir yandan dolaşıyoruz, filmleri izlerken.
Ve evet, memleketin sosyolojisini en katı ve olumsuz haliyle gözlemliyoruz. Bu filmlerde toplum demek, kötülüğü bünyesinde var eden ve bundan beslenen organizma demek. İyiler vardır ama arada yok olur gider. Taşra öyle kötüdür ki tarih yazımında bile tahmin edemeyeceğiniz şeyler yapar.
Emin Alper filmlerinin matematiği de kendini iyice belli ediyor. Gittikçe daha seyirlik hale gelen, sanat sinemasından uzaklaşan, ‘hedef’e doğru adımlarla ilerleyen bir yapıyla karşılaşıyoruz. Bütün filmlerinde yangınlar çıkar, köy ahalisi ayaklanır, iyilerin gidecek yeri kalmaz ve neticede Kurak Günler’den Kurtuluş’a fark eden tek şey bölgenin ve karakterlerin adı olur.
Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülü olan jüri büyük ödülünü alan film için kötü demek haksızlık olur ama izlemeden önce kulağımıza gelen bazı eleştirilerde de olduğu gibi dizi estetiği ya da sinemadan uzaklaşan bir yapı kendini gösteriyor. Anlatı kaba, anlatılan şey fazla açık, didaktizmin sınırlarında geziniyor. Kurtuluş’a baktığınızda bağnazlığın işaretleri olarak DEAŞ göndermeleri ile söz konusu dindarlık ya da feodaliteye alet edilen dini yaklaşım var. Filmde Ağabey olan ilk tarikat lideri kan davasına karşı duruyor ama bunu da etki alanını arttırmak için yapıyor. Yani evet, filmde iyi karakter yok gibi bir şey.
Dünya böyle bir yer değil. Anadolu’da böyle bir yer değil. Kötülük her yerde kol geziyor elbette. Kimse inkar edemez. Ama kötülüğün üzerinde bu kadar tepinmenin getirisi kısa vadede festivallerde boy göstermek olsa da uzun vadede sinema adına kayıplar ve zaaflarla dolu olabilir.
Filmin politik temeli, Emin Alper’in ödül konuşmasında kurduğu “ojava’da ve Orta Doğu’da neredeyse bir asırdır hakları için mücadele eden Kürtler” ifadesinde kendini buluyor. Olabilir. Lakin bunun nasıl söylendiği sinema adına daha mühim. Emin Alper sinemasının katılaşan ve kabalaşan dilinin olumsuzluğu sorun değil mi?