Yeni Dönem: Alman Otomotivi Yeni Bir Yol Arıyor Yirminci yüzyıl boyunca Alman otomotiv endüstrisinin temel felsefesi oldukça netti. Mümkün olduğu kadar çok teknolojiyi kendi bünyesinde geliştirmek. Motor… Şanzıman… Şasi… Elektronik… Üretim …
Yirminci yüzyıl boyunca Alman otomotiv endüstrisinin temel felsefesi oldukça netti.
Mümkün olduğu kadar çok teknolojiyi kendi bünyesinde geliştirmek.
Motor…
Şanzıman…
Şasi…
Elektronik…
Üretim sistemleri…
Kalite standartları…
Büyük ölçüde şirketlerin kendi mühendislik organizasyonları içinde geliştiriliyordu.
Bu yaklaşım, Alman otomotivinin dünya liderliğinin temel taşlarından biri oldu.
Ancak elektrikli otomobil çağında bu model giderek zorlanmaya başladı.
Çünkü artık rekabet edilen alan yalnızca otomobil değildi.
Yazılım…
Yapay zekâ…
Batarya kimyası…
Bulut sistemleri…
Yarı iletkenler…
Bağlantılı araç teknolojileri…
Siber güvenlik…
Bu alanların tamamında tek başına dünyanın en iyisi olmak artık neredeyse imkânsız hâle geliyor.
İşte tam bu nedenle Alman otomotivinde yeni bir dönem başladı.
Son yıllarda Volkswagen’in attığı adımlar bunun en somut örneklerinden biri oldu.
Şirket, Çin’de XPeng ile elektrik-elektronik mimarisi geliştirmek üzere stratejik ortaklık kurdu.
Horizon Robotics ile otonom sürüş teknolojilerinde iş birliğini genişletti.
CARIZON girişimiyle Çin pazarına yönelik yeni nesil yazılım ve sürüş sistemleri geliştirmeye başladı.
Bunlar birkaç yıl önce pek çok kişi için şaşırtıcı olabilirdi.
Çünkü geçmişte teknoloji büyük ölçüde Almanya’da geliştirilir, diğer ülkelerde uygulanırdı.
Bugün ise bazı teknolojiler doğrudan Çinli şirketlerle birlikte geliştiriliyor.
Bu değişim küçümsenecek bir gelişme değildir.
Çünkü artık ortaklık yalnızca maliyet paylaşımı değil, bilgi paylaşımı anlamına da geliyor.
BMW de benzer şekilde geleceğin otomobilinde hiçbir şirketin bütün teknolojileri tek başına geliştiremeyeceğini açıkça ortaya koyuyor.
Neue Klasse platformu etrafında yazılım, batarya, dijital hizmetler ve yapay zekâ alanlarında çok sayıda teknoloji ortağıyla çalışılıyor.
Bu, BMW’nin mühendislik gücünü kaybettiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine…
Şirketler artık hangi teknolojiyi kendi geliştireceklerine, hangisini ortak geliştireceklerine daha stratejik karar vermeye başlıyor.
Bu yaklaşım önümüzdeki yıllarda daha da güçlenecek gibi görünüyor.
Teknolojik dönüşüm devam ederken Alman otomotiv sektörü aynı anda ekonomik baskılarla da mücadele ediyor.
Yüksek enerji maliyetleri…
Artan işçilik giderleri…
Elektrikli otomobile geçiş yatırımları…
Çin’deki sert rekabet…
Yavaşlayan Avrupa pazarı…
Bütün bunlar şirketlerin maliyet yapılarını yeniden gözden geçirmelerine neden oluyor.
Son dönemde özellikle Volkswagen Grubu, verimlilik programları kapsamında tarihinin en kapsamlı yeniden yapılanma süreçlerinden birini başlattı.
Üretim kapasitesi…
İstihdam…
Yatırım planları…
Şirket içi organizasyon…
Artık tamamen yeni rekabet koşullarına göre yeniden şekillendiriliyor.
BMW de daha kontrollü bir yaklaşım izlese de dijitalleşme, verimlilik ve maliyet disiplinini öncelikli stratejiler arasında görüyor.
Burada önemli olan yalnızca iş gücü azaltmaları değildir.
Asıl önemli olan şirketlerin geleceğe hazırlanma biçimidir.
Uzun yıllar boyunca Toyota farklı bir strateji izledi.
Her teknolojiyi tek başına geliştirmek yerine;
ortak geliştirme,
uzun vadeli tedarikçi ilişkileri,
stratejik iş birlikleri,
risk paylaşımı
üzerine kurulu daha esnek bir model oluşturdu.
Bugün Alman otomotiv şirketlerinde de benzer bir eğilim görülüyor.
Elbette BMW veya Volkswagen birebir Toyota modeli uygulamıyor.
Ancak artık ortak platformlar, ortak yazılım geliştirme projeleri ve teknoloji şirketleriyle stratejik iş birlikleri geçmişe göre çok daha önemli hâle geliyor.
Çünkü rekabet artık yalnızca şirketler arasında değil…
Ekosistemler arasında yaşanıyor.
Donald Trump’ın son dönemde verdiği mesajlar yalnızca siyasi söylem olarak okunmamalıdır.
“Amerika’da satacaksan Amerika’da üret.”
Bu cümle aslında yeni Amerikan sanayi politikasının özeti niteliğindedir.
Yerli üretim teşvikleri…
Batarya yatırımları…
Yarı iletken fabrikaları…
Çin bağlantılı teknolojilere getirilen kısıtlamalar…
Gümrük tarifeleri…
Hepsi aynı stratejik hedefe hizmet ediyor.
ABD, yalnızca otomobil ithal eden bir pazar olmak istemiyor.
Otomobilin üretildiği ülke olmayı hedefliyor.
Çin’den Amerika’ya mı?
Burada önümüzdeki yılların en önemli sorularından biri ortaya çıkıyor.
Yaklaşık otuz yıl boyunca Alman şirketlerinin en önemli dış ortağı Çin oldu.
Peki bundan sonraki otuz yılda aynı rolü Amerika mı üstlenecek?
Kesin bir cevap vermek için henüz erken.
Çünkü Çin hâlâ dünyanın en büyük otomotiv pazarı ve en güçlü batarya ekosistemine sahip.
Hiçbir Alman üreticisinin Çin’den kısa sürede tamamen çıkması gerçekçi görünmüyor.
Ancak yeni yatırımların yönü değişebilir.
Şirketler artık tek bir ülkeye bağımlı olmak istemiyor.
Bu nedenle gelecekte üç ayaklı bir strateji öne çıkabilir:
Avrupa’da yüksek katma değerli mühendislik ve Ar-Ge,
ABD’de üretim ve pazar yatırımları,
Çin’de yerel pazar ve teknoloji iş birlikleri.
Böyle bir yapı şirketlere hem jeopolitik riskleri azaltma hem de farklı pazarlarda rekabet gücünü koruma imkânı sağlayabilir.
Belki de otomotiv dünyasında yaşanan en büyük değişim budur.
Eskiden BMW ile Mercedes rekabet ediyordu.
Volkswagen ile Toyota rekabet ediyordu.
Bugün ise bunun ötesine geçildi.
Artık rekabet edenler:
Çin’in sanayi politikası,
Amerika’nın sanayi politikası,
ve Avrupa’nın sanayi politikasıdır.
Şirketler ise bu büyük stratejik rekabetin içinde konum almaya çalışıyor.